|
Kentler hızla
gelişmekte ve değişmektedir. Geri dönülemez ve karşı
konulamaz büyümesiyle, günümüzün sorunlar yumağı haline
gelen kentlerinden beklenen; sürekli öğrenen ve bilgiyi
kullanabilen, “yaratıcı ve yarışmacı kent” olmasıdır.
Bir bakıma geleceğin kenti “ilim kenti”dir. Bir kentin
ilim kenti olabilmesi için neler gerekmektedir sorusuna
gelince;
1. Ekonomik değer yaratma ve bu süreçte ahlaki
kural ve değerleri dikkate alma,
2. Yönetimde birlikte karar alma, örgütlenme ve yönetim
ilişkilerinde bizzat merkezde ve karar verici olmama,
3. Kaynak verimliliği demek olan, daha aza rağmen daha
çoğu elde etmeyi başarma,
4. Sektörel işbirliğini sağlama ve sürdürebilme,
5. Kültürler arası yaşam; dünya çok kültürlülüğe giderken
yarattığı tehdit ve fırsatları saptamak ve tehditleri
işbirliği projeleriyle kazanca çevirmek,
6. Bilgi toplumu; ilgi gruplarından istifade edebilme,
bilgilendirilmiş toplumun, genç, yaşlı, kadın, erkek
gibi çeşitli gruplarından gelen bilgi ve çabaları değerlendirmek.
7. Geçmişin ve bugünün bilgi ve tecrübelerini, hedeflere
ulaşmada buluşturup kullanabilmek,
8. Sonucu alınmış programlardaki, başarı ve başarısızlıktaki
sorumluluğu taşıyabilmek ve yeniden programlayabilmek
öne çıkan konulardır.
Yaratıcı kentin canlılığı ve sürdürülebilirliği için;
yapılabilirlik için uygun sayısallık, çeşitlilik, kabul
edilebilirlik, emniyet ve güven, ayırıcı ve belirleyici
olma, yenilikçilik, birliktelik ve sinerji, rekabetçilik
ile örgütsel kapasite gibi 9 kriter yardımcı olmaktadır.
Bu kriterler için ; ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel
olmak üzere genel anlamda dört farklılaşma alanı bulunmaktadır.
Bu ayırım bana göre belki daha kapsamlı çalışma kolaylığı
açısındandır. Aslında sosyal konular, ekonomik, kültürel
ve çevresel bütünlüğü gerektirmektedir. Bunlardan ekonomi
yönü giderek artan oranda sosyal konularla bütünleştirilmektedir.
Özel sektör doğrudan toplumun geleceği adına ne yapmaktadır?
Özel sektör ya da firmalar, kâr ve zarar hesaplarıyla
yakından ilgilidir. Bu doğrudan “ekonomik ilginin” yanında,
firmaların daha genişçe topluma yönelmesi, eylem ve
yeteneklerini artırmak için beşeri çevreyi etkilemeleri
önemlidir. Genel olarak değerlendirdiğimizde firmalar
beşeri çevreye katkıda bulunabilmişler midir? Ya da
ne kadar katkıda bulunmaktadırlar. Ulusal ve uluslar
arası tartışmalarda toplumun ve insan sermayesinin teşvik
edilmesi bilgili, zeki, eğitimli işgücünün ekonomik
başarıyı geliştirmeye katkısı, sosyo-ekonomik gelişme
ilkelerinin oluşmasında, önem kazanmaktadır.
Artan göç hareketliliği kentleri ve ülkeleri daha karmaşık
hale getirmiştir. Ayrıca, “mekan” ile anılan kimliği
ve toplum duygusu homojenliğini çatlatmıştır. Yeni gelenlerle
birlikte yaşama bir bakıma kent deneyimidir. Tehdit
gibi düşünülen bu durumlar ancak, akılcı stratejiler
ile fırsatlara dönüştürülebilir. Yaratıcı meydan okuma
kentlerdeki “değişimden korkuyu” azaltacaktır.
Geleceğin kenti (ilim kenti) sürekli kendini yenilemeye
ihtiyaç duyar. Bu da sürekli düşünmek, hedefleri değerlendirmek,
ihtiyaçları karşılamak, yeni hedefler tayin etmek gibi
eylemleri gerektirir.
Teknolojik modernlik toplumsal kurumlara darbe vurmakta,
bireyleri çalışma alanlarında uzmanlaştırırken, beşeri
ilişkilerden koparmaktadır. Bireyselcilik ise, amaçların
kâr ve zarar kavramına kaymasına yol açmaktadır. Teknoloji,
kişisel yararlar ile toplumsal çıkarlar nasıl uzlaşacaktır?
Bunun için kent halkının geçmişte olduğu gibi toplanabildiği
amfi-tiyatrolar olmasa da, neticede “toplanma gerekliliğini”
yeniden hatırlaması önem kazanmaktadır. Esasen modern
kentler bu anlamda geleceklerini geçmişlerinde aramıyor
mu? Dünyanın bugünkü toplumsal buluşmalarının yeni söylemi
“kamu-özel-sivil ortaklığında” buluşabilen yeni söylemiyle
“yerel gündemleri” oluşturmak, geliştirmek ve sürdürebilmektir.
Bir bakıma, farklılıkları uyumlu iletişim ve toleransla
kazanç olarak kente aktarabilmektir. Bu “toplumsal birliktelik”
ve “birliktelikte işbirliği” ne kadar sağlanabilmektedir?.Başka
bir ifade ile “ortak akıl” denilen düşünce sinerjisinden
“ortak adım” yada eylem sinerjisine ne kadar geçirebilecektir.
SOSYAL KAPASİTE YARATMA
İster yerel isterse ulusal düzeyde olsun, yönetimlerin
performansı ve çoğu kere sınırlı kapasiteleri karşısında
uğranılan hayal kırıklığı, halkın, yönetime katılımına
duyulan ihtiyacın daha iyi anlaşılmasına yol açmıştır.
Kent yönetimlerine katılım, demokratik ölçülere daha
yakın ve daha ulaşılabilir nitelik taşımaktadır.
Katılım ile yönetimde "yasal karar alıcıları"
etkileyen aktörler; kamu sektörü yanında özel sektör
ve sivil toplum örgütleridir. Sivil toplum örgütlenmeleri;
bir toplumda gönüllü, sosyal, devlet yönetiminin dışında
ve devleti sorgulamaya hazır, denetleyen ve hizmet sunan
kurumlardır.
Sivil toplum, kamu yönetiminden özerk olmayı içerir
ancak işlevselliğini oluşturan unsurlar ondan yabancılaşması
sonucunu doğurmaz. Bununla birlikte yönetimlerini, halka
kapalı sürdürmek isteğinde olan "kamu otoriteleri"
için gizlilik özenle korunurken, açıklık istisna haline
gelebilmektedir. Bu durumda, denetleme sözcüğü rahatsızlık
yaratmakta ve sivil toplum örgütlenmelerinin önü her
fırsatta tıkanmaktadır. Bu nedenle sivil toplum hareketlerinin
gelişmesi devlet despotizmini engelleyen bir toplumsal
denge unsuru olarak değerlendirilmektedir.
Ülkemizde, sivil toplum örgütlenmesi, Batı Modeli anlamında
gelişmeyi hedefleyen yönetici kadrolar tarafından ideal
olarak benimsenmekle birlikte, sivil toplumun ayırıcı
unsuru olan "idari ve mali özerklik" tehlikeli
görüldüğü için beklenenin aksine "bürokratik toplum"
modeli ortaya çıkmıştır. Ne demokratik yapılanmanın
temel yapı taşlarını oluşturan yerel yönetimlerde ne
de diğer toplumsal örgütlenmelerde, bu anlamda merkezden
özerk yapılanmalar oluşturulamamıştır. Cumhuriyetin
başlangıcından günümüze güçlü merkeziyetçi yapı titizlikle
korunmakta ve idarenin denetlediği "yapılanma modellerine"
de konu olmamaktadır. Ancak sivil kurumlar, genelde
“sorgulayan” tarafta kalmışlardır.
Bürokratik toplum yapılanması nedeniyle, toplumsal dinamikleri
oluşturan “Partilerin”, “Sivil Toplum Örgütleriyle”,
Sivil Toplum Örgütlerinin birbirleriyle, ve hepsinin
yerel yönetimler ve özellikle de belediye ile işbirliği
genelde bulunmamaktadır. Birbirinden kopuk bir görüntü
olduğu ortadır, birliktelikleri zaman zaman konjonktüre
göre ortaya çıkmaktadır. Bu ortamda çatışma çıkmaması
hemen hemen imkansızdır . Esasen birlikte bir Projede
buluşmaları ve sürdürmeleri çok nadirdir. Özellikle
kadın merkezli dernekler en fazla toplumsal proje ve
işbirliğine yakın görünse de, önemli roller beklenmesine
rağmen, gerek bürokratik idari yapı gerekse bürokratik
toplumsal yapının getirdiği engellerle, aslında en fazla
uzakta durandır. Bu uzaklıkta şüphesiz yol göstericiliğin
bulunmaması da önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle,
işbirliğinin yaygınlaştırılması, birbirinden habersiz
ve kopuk uygulamaların birleştirilmesi, emek, zaman
ve para israfını engelleyecektir. Özetle, toplumsal
dinamiklerin/belde halkının gücüne dayalı ve ilgi gruplarının
katkı ve beklentilerine bu “eşit ortaklıkta” cevap verecek
şekilde geliştirilmesi, giderek önem kazanmaktadır.Kamu
politikalarına ilişkin kararların, sorunsuz uygulanabilirliğinin
sağlanmasında sektörlerin işbirliği önemli görülmektedir.
Demokratik bir toplumun en temel göstergesi sayılan,
örgütlü toplum yapılanması da, yukarıda değinilen nedenlerle
sahiplenilen bir hedef olamamıştır. Aslında, örgütlü
toplum, devlet(toplum) çıkarları ile topluluk menfaatlerini
uzlaştırabilen ve/veya sahip çıkan toplumdur. Çünkü
çıkarlar her zaman birbirleriyle uyuşmayabilir. Gelişmiş
ülkelerde demokrasi, bu yapılar arasındaki uyumsuzlukların
diyalog ve işbirliği ile çözülmesi işlevini görmektedir.
Bununla birlikte gelişmekte olan ülkelerde, gerek ülke
içi gerekse dışındaki yönetim ve kurumlar, uyumsuzluğun
getireceği gerginlikleri çözmek için destek vermekte
istekli değildir. Nedeni ise, uluslararası ilişkilerde,
ekonomik güce sahip devletlerin, ekonomik gücü olmayan
ülkelerde ortaya çıkan çatışma ve uyumsuzluk ile güçlerini
arttırmalarıdır. Bu noktada, “uluslar arası sivil –toplumsal
dayanışma” önem taşımaktadır.
Uluslararası rekabet gücü olmayan ekonomilerde, birçok
sosyal haklar gibi, ihtiyacı olan ilk destek sağlanmadığından,
gelişemeden durma noktasına gelmektedir. Ancak gelinen
son durumda, gerek uluslar arası entegrasyon hareketleri,
gerekse gelişmekte olan ülkelerdeki örgütlü toplum olma
istekliliğinin artmasının itici gücü ile, toplumsal
kurumların önemi ve gerekliliğinin anlaşılması süreci
başlamaktadır. İnsan hakları yelpazesi içinde etik değerlerin
küresel ilişkiler ağında öğrenilmesi, fark etme ile
gelen yeniden toplumsal bir silkinişe yol açmaktadır.
Tüm sivil, özel ve kamusal aktörlerin yer aldığı katılım
modelinde, demokrasiye, yurttaşların toplumda herkesin
geleceğini etkileyebilecek politik sorunları çözümledikleri
bir sistem olarak bakılmaktadır. Ancak yasaların uygulamaya
konulmasını talep eden organize bir grup var olmadıkça
reform yasalarının bir işe yaramayacağı da anlaşılmıştır.
Bu tespitler, sivil örgütlenmelerin özel konumunu ortaya
çıkarmaktadır. Toplumda tüm grupların çıkarları her
zaman uyumlu bir beraberlik içinde olmayabilir. Çatışan
yönleri uzlaştırarak, daha etkili ve katılımcı bir yönetişim
modeli ile demokrasi geliştirilebilir.
Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, toplumsal uzlaşma
ve demokratik gelişmeyi gerçekleştirmek amacıyla öncelikle
tek tek özel ve sivil aktörlerle uzlaşma gerekliliğini,
“aktif katılım”, “çözümde ortaklık”, “dayanışma ve sorumluluk”
gibi sözcüklerle özetlenen, gündem 21 felsefesi içinde
anlatmak öncelikli konuma gelmiştir. Tüm kamusal, özel
ve sivil toplum örgütlenmeleriyle işbirliği içinde,
topluma yönelik projelerini geliştirmelerini sağlayacak
tartışma platformları geliştirilmeli ve bu bağlamda
da ekonomik-sosyal hedefler seçilmelidir.
TOPLUMSAL DAYANIŞMA VE KATILIM PROJESİ OLARAK TÜRKİYE’DE
YEREL GÜNDEM 21
26 Ağustos-04 Eylül 2002 tarihlerinde Johannesburg’da
düzenlenen Birleşmiş Milletler “Dünya Sürdürülebilir
Kalkınma Zirvesi” ile ilgili çalışmaların değerlendirilmesinde
Türkiye Yerel Gündem 21 çalışmaları başarı ödülü almıştır.
Türkiye’nin çalışmaları özetlendiğinde aşağıdaki bilgiler
öne çıkarılabilir:
UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı), çatısı
altında ve desteğiyle yürütülmekte olan,"Türkiye'de
Yerel Gündem 21'lerin Teşviki ve Geliştirilmesi"
Projesi Eylül 1997 yılında başlamış ve günümüzde de
devam etmektedir. Projenin amacı, Türkiye'deki yerel
yönetimler tarafından yerel gündem 21 aracılığıyla öncelikle
yerel ve sürdürülebilir gelişme sorunlarının çözümüne
yönelik uzun dönemli, stratejik bir planın hazırlanması
ve uygulanması yoluyla yerel düzeyde gündem 21'lerin
hedeflerine ulaşılmasıdır.
Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Teşviki ve Geliştirilmesi”
Projesinin çıkış noktası, Birleşmiş Milletler şemsiyesi
altında son on yılda düzenlenen en büyük toplantılar
olan 1992 Rio “Yeryüzü Zirvesi”nde benimsenen Gündem
21’in 28. Bölümü’nde dünyanın tüm ülkelerindeki yerel
yönetimlere “kendi toplulukları ile danışma sürecine
girmek ve Yerel Gündem 21 üzerinde uzlaşmaya varmak”
konusundaki küresel çağrıdır.
Ulusal Eylem Planı ile Yerel Gündem 21 çalışmalarının
nasıl ilişkilendirileceği geliştirilmesi gereken önemli
bir konudur. Yerel Gündem 21 çalışmaları,"küresel
ortaklık çerçevesinde", Birleşmiş Milletlere bağlı
kuruluşlar ve yerel aktörler arasındaki işbirliğinin
en kapsamlı örneklerindendir. Birinci aşamada toplam
23 kentte örnek uygulamalar başlatılmıştır. Halen sayıları
40'a ulaşan (proje süresi boyunca 50'yi aşması öngörülen)
proje ortağı kentler çalışmalarını sürdürmektedirler.
İzmir bu kentler içinde, 5 üniversitesiyle öğrenen kent
rolünü oynamaktadır ve geliştirmeye hazırdır.
Kentlerimiz YG21 ortaklığında çok güzel kent sorunlarına
yönelik Projeler geliştirebilmişlerdir. Ancak düşünsel
enerjilerini daraltan, katı merkeziyetçi yapı, gizlilik
ve bürokrasi önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Ayrıca YG21 ile özel sektör ilişkileri oldukça zayıftır.
Esasen özel sektörün dışta durmasının en önemli görünen
nedeni, yukarıda belirtilen bu bürokratik ortamda, siyasi
erki elinde tutanlarla ekonomik gücü elinde tutanların,
kapı arkasında, Kârlı Projelerini toplumdan bağımsız
birlikte yürütmeye alışkın olmalarının önemli bir rolü
bulunmaktadır. Bu nedenle de, Yerel Gündem 21 çalışmalarının
uzlaşma arayan ortamında, genelde başarı sağlanmış kamu-sivil
ortaklığında, kenti geleceğe taşıyan veya sürdürülebilirliğini
sağlamaya yönelik çok önemli projeler için “stratejik
hedefler” çoğu kere yazılmıştır. Ancak, özel sektörün
ve sivil toplum örgütlerinin kendi gelişme senaryoları
karşısında ve kamunun çekingenliğinde, belirlenen hedeflerin
giderek güçsüzleşerek, sürekli erteleneceğini ve geriye
tekrar geriye dönüşün gerçekleşeceğini düşünmek kehanet
sayılmaz. Nitekim öyle olmaktadır...
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Özetle, toplum merkezli yönetimi, "iyi yönetim”
ya da “yönetişimi" uygulamaya koymanın zamanı gelmiştir.
Yerleşimlerin kimliklerinin korunması sorunların giderilmesinde
asıl sorumluluk, yerel yönetimler kadar, o yerleşimdeki
bireylere de aittir. Küreselleşen dünyanın çok kimlikli
insanının başarması gereken önemli konu sağlıklı ve
insan onuruna yakışan bir yaşam çevresi ve bunu gerçekleştirecek
“yerel topluluk” oluşturmaktır. Başka bir deyişle, yönetimde
kaliteyi sağlayacak kaynak insanın kendisidir. Böyle
bir yerel ortaklıkta birleşenler, bireysel çıkarcı siyasal
yaklaşımlarla çözüm beklememelidir. Başarı; yerel ölçekten
başlayarak uluslar üstüne gidebilen, çeşitlilikler içinde
hoşgörülü, çoğulculuğa, yeni katılımlara açık ve ilgisi
sürekli ayakta kalabilen uzlaşmacı bir topluluk/toplum
gerektirir. Şüphesiz hükümet edenlerin de, yönetenler
olarak toplumun demokratikleşmesinde ve birlikte yönetimi
gerçekleştirmede sorumluluğu bulunmaktadır.
...
|